HexabeeNovel
Beta Sürüm: Bu site geliştirilme aşamasındadır. Hata/öneri için buradan bildirimde bulunun.
2026 - 2027 İlk Öğretim Yılı Başladı
Gökkuşağının Altındaki Gizem banner
Gökkuşağının Altındaki Gizem

Annemin Gözyaşları

Bölüm #4 / 5 2 okunma

16 Mart 2021, Salı

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyandım. Küçük kız, başımı dizime koymuş, hâlâ uyuyordu. Saçları dağılmış, yüzü çizgi çizgiydi. Gece boyunca birkaç kez sayıklamış, annesini aramıştı. Ben de her seferinde saçlarını okşayıp "Uyu, uyu" demiştim. Ama kendi gözlerime uyku girmemişti.

Telefonuma baktım. Şarjım neredeyse bitmişti. Emir'den hâlâ ses yok. Annem, dün gece üç mesaj atmış:

  • "Kiyora, ulaşabildin mi? Emir'den haber var mı?"
  • "Köyde durum kötü. Komşulardan ikisi daha öldü. Sakın gelme."
  • "Kızım, cevap ver. Lütfen."

Yazmak istedim. Ama ne diyecektim? Emir'i bulamadım, karantina kapıları kapandı, yolda küçük bir kız buldum, ve şimdi cehenneme gidiyorum. Hiçbiri teselli değildi.

Tam cevap yazacakken, telefon titredi. Gelen arama: Annem.

"Anne," dedim sesimi sakinleştirmeye çalışarak, "iyi misin?"

"Kiyora," dedi. Sesi titriyordu. Normaldeki o güçlü annemin sesi değildi. Kırılgandı, zayıftı. "Kiyora, sana bir şey söylemem gerek."

"Ne oldu?"

Uzun bir sessizlik. Sanki konuşmaya cesaret edemiyordu. Ben nefesimi tuttum.

"Kiyora," dedi sonunda, "ben... hastayım."

Dünya durdu. O anda, etraftaki her şey sessizleşti. Kuşlar, rüzgâr, küçük kızın uykusundaki mırıltılar... Hepsi yok oldu. Sadece annemin o titrek sesi.

"Ne?" dedim fısıltıyla. "Ne hastasın?"

"Bilmiyorum," dedi. "Dün gece kalktım, ellerim titriyordu. Bu sabah kusmaya başladım. Ateşim var. Aynı... aynı babam gibi."

Gözlerim doldu. "Olamaz. Olamaz, anne. Sen yemedin, değil mi? Fasulyeleri yemedin ki!"

"Yemedim," dedi. "Ama... bahçeye çıktım. Tarlaya gittim. Toprağa dokundum. Ellerim... ellerim toprakla temas etti. Belki de..."

"Anne," dedim sertçe, "panik yapma. İlaç al. Sana daha önce aldığım ilaçlar var. Onları iç. Ben geliyorum, tamam mı? Hemen geliyorum."

"Gelme!" dedi. Sesinde bir çığlık vardı. "Kiyora, sakın gelme. Eğer bu topraktan geçtiyse, burada her şey zehirli. Hava, toprak, su... Hepsi. Sen buraya gelirsen, sen de hastalanırsın."

"Annemi mi bırakayım?" dedim. "Seni nasıl bırakabilirim?"

"Kiyora," dedi ve sesi daha da zayıfladı, "dinle beni. Şimdi sana bir şey söyleyeceğim. Babam... babam ölmeden önce bana bir mektup verdi. Sana vermemi istemişti. Seni defterdeki yazıları gördün, ama mektubu görmedin. Masanın ikinci çekmecesinde, bir zarfın içinde."

"Neden şimdi söylüyorsun?"

"Çünkü," dedi ve sesi koptu. Sanki ağlıyordu. "Çünkü belki göremeyebiliriz. Belki... belki bu son konuşmamız."

"Ağlama, anne," dedim, ama gözyaşlarımı tutamıyordum. "Ağlama, lütfen."

"Kiyora," dedi, "mektubu oku. Babam ölmeden önce bir şeyler biliyordu. Belki de bu zehirin ne olduğunu biliyordu. Ama söylemedi. Senden korktuğu için. Seni korumak için."

"Ne biliyordu?"

"Bilmiyorum," dedi. "Ama mektupta hepsi var. Oku, Kiyora. Oku ve anla. Ve sonra... sonra kurtul. Bu zehirden, bu topraktan, bu karanlıktan. Kurtul ve yaşa."

Telefonun diğer ucunda hıçkırık sesleri. Annem ağlıyordu.

"Anne, söz ver," dedim, "söz ver bana, yaşayacaksın. Beni bekleyeceksin. Babamın mektubunu okuyacağım. Sonra ne yapmam gerekiyorsa yapacağım. Ama sen... sakın ölme. Sakın bırakma beni."

"Canım," dedi, "canım kızım, seni çok seviyorum. Lütfen unutma. Annen her zaman seninle."

Telefon sustu. Annem kapatmıştı.

Başımı dizlerimin arasına gömüp ağladım. Uzun süre, belki saatlerce. Küçük kız uyandı, yanıma geldi. Ellerini omzuma koydu, ne olduğunu anlamasa da, sustu. Sadece sustu ve bekledi.

Kalktığımda, gözlerim yanıyordu. Ama içimde yeni bir şey vardı: Öfke. Daha önce hiç bu kadar öfkelenmemiştim. Babamı öldüren, annemi hasta eden, kardeşimi kaçıran, binlerce insanın canını alan o zehre, o bilinmeyen güce karşı.

"Kalk," dedim küçük kıza. "Yola devam ediyoruz."

"Nereye?" dedi.

"Önce anneme," dedim. "Sonra kardeşime. Ve sonra... sonra bu zehirin peşine."

Elimde babamın mektubu vardı. Henüz okumamıştım. Ama o mektubun, her şeyi değiştireceğini biliyordum.

Yürümeye başladık. Ama artık yönüm farklıydı. Önce eve. Anneme. Sonra, cehenneme.

Yolda, telefonum sustu. Şarjım tamamen bitmişti. Artık hiçbir bağlantım yoktu. Ne Emir, ne annem. Sadece kendim ve küçük bir kız.

Ama belki de bu iyiydi. Tek başına olmak, daha net düşünmemi sağlıyordu. O mektubun içinde ne yazıyorsa, onu öğrenecektim. Ve bu zehrin kaynağını bulacaktım. Kim yaptıysa, neden yaptıysa, hesabını soracaktım.

Güneş batarken, memleketimin sınırına vardık. Ama o sokaklar artık bildiğim sokaklar değildi. Evlerin önünde yine siyah torbalar vardı, yine sessizlik, yine koku.

Köşeyi dönerken, tanıdık bir yüz gördüm. Komşumuz Hüseyin Amca. Evinin önünde oturuyordu, elinde bir tespih, gözleri boş boş ileriye bakıyordu.

"Hüseyin Amca," dedim yanına giderek. "Annem... annem iyi mi?"

Başını kaldırdı, bana baktı. Gözleri kıpkırmızıydı.

"Kiyora," dedi sesi kısık, "çok geç kaldın."

"Ne?"

"Annem," dedi, "bu sabah hastaneye kaldırıldı. Durumu ağır. Sen... sen hemen git. Yetişirsen."

Koşmaya başladım. Küçük kız arkamdan bağırdı ama durmadım. Koştum, koştum, koştum. O tanıdık sokaklardan, o tanıdık bahçelerden, o tanıdık kokulardan. Ama hiçbir şey tanıdık değildi artık. Her şey yabancı, her şey karanlık.

Hastanenin kapısına vardığımda, polisler bariyer kurmuştu. Ama içeri girmem gerekiyordu. Annem içerideydi.

"Lütfen," dedim, "annem içeride. Onu görmem gerek."

"Kimse giremez," dedi polis.

"Lütfen!" diye bağırdım. "Annem ölüyor! Onu son kez görmem gerek!"

Polis bana baktı. Gözlerimdeki çaresizliği gördü. Bir an duraksadı.

"Annem de orada," dedi fısıltıyla. "İçeride. Onu da göremiyorum. Ama... hadi, geç. Sonraki polis görmeden."

Bariyeri araladı. Koşarak içeri girdim. Koridorlar boştu. Odaların kapıları kapalı. Ama hangi odada?

Bir hemşire çıktı karşıma. Yorgun, bitkin.

"Annemi arıyorum," dedim. "Zehirli fasulyelerden hastalanan."

Hemşire başını salladı. "Adı ne?"

"Ayşe Kodomo."

Hemşire listeye baktı. Sonra başını kaldırdı. Gözleri doldu.

"Üzgünüm," dedi. "Biraz önce... kaybettik."

Dünya başıma yıkıldı. Dizlerim titredi, yere çöktüm. Bir çığlık koptu içimden. Ama sesim çıkmadı. Sadece boğazımdan bir hıçkırık, bir inleme.

Annem.

Gidemezdi.

Daha vedalaşmamıştık.

Daha sarılmamıştık.

Daha o mektubu okumamıştım.

O an, cebimdeki babamın mektubu ağırlaştı. Annem, mektubu okumamı söylemişti. Ama artık çok geçti. Ne annem vardı, ne babam. Sadece Emir. Ve o mektup.

Zorla doğruldum. Hemşire bana baktı, acıyarak.

"Kızım," dedi, "teselli..."

"Teselliye gerek yok," dedim. "Annemi görmek istiyorum."

"Olamaz," dedi. "Hepsi karantinaya alındı."

"Ama o benim annem!"

"Üzgünüm."

Öylece durdum. Koridorun sonunda, sedyelerle götürülen siyah torbaları gördüm. İçlerinden biri, annem olabilir miydi?

O an, içimdeki öfke ateş gibi yandı. Bu zehri yapanlar, bu sistemi kuranlar, bu insanları öldürenler... Hepsi hesap verecekti.

Hastaneden çıkarken, küçük kız beni bekliyordu. Gözlerimdeki öfkeyi görünce, korkarak geri çekildi.

"Korkma," dedim, sesim soğuk. "Artık korkmuyorum. Ben korkutacağım."

Kızın elini tuttum. Ve yürümeye başladım. Artık annem yoktu, babam yoktu. Ama Emir vardı. Ve o mektup.

Babamın mektubunu okuyacak, bu zehrin kaynağını bulacak, ve bu karanlığı aydınlatacaktım.

Gökkuşağının altındaki gizem neyse, ortaya çıkaracaktım.


4. Bölüm Sonu


Not: 5. Bölümde: "Gizli Mektup" - Kiyora, babasının mektubunu açar ve ortaya çıkan gerçek, her şeyi değiştirir. Zehirin kaynağına dair ilk büyük ipucu...

Yorumlar 0

0/2000

Henüz yorum yok

İlk petek gözünü sen doldur! 🐝

Soru Sor