HexabeeNovel
Beta Sürüm: Bu site geliştirilme aşamasındadır. Hata/öneri için buradan bildirimde bulunun.
2026 - 2027 İlk Öğretim Yılı Başladı
Gökkuşağının Altındaki Gizem banner
Gökkuşağının Altındaki Gizem

Kapanan Kapılar

Bölüm #3 / 5 1 okunma

15 Mart 2021, Pazartesi

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola çıktım. Annemi evde bırakmak zorunda kaldım. "Gelme," dedim, "sen kal, babamın işlerini halledin. Emir'i ben bulurum." Gözlerindeki korkuya rağmen başını salladı. O an, annemin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha anladım.

Yanıma sadece küçük bir çanta aldım. Su, birkaç kuru gıda, babamın defteri, telefonum ve şarj aleti. Ceketimin cebinde, Emir'in yurt arkadaşının son mesajı vardı: "Emir'i göremiyorum. Kapısı kilitli. Lütfen gel."

Mahallemizden çıkarken, sokaklar sessizdi. Ama o sessizlik normal değildi. Sanki tüm canlılar kaçmış, geride sadece binalar kalmıştı. Birkaç evin önünde siyah torbalar duruyordu. İçlerinde ne olduğunu düşünmek istemedim.

Otobüs durağına geldim. Normalde sabahın bu saatinde insan kalabalığı olurdu. Ama şimdi sadece iki kişi vardı. Yaşlı bir adam bankta oturuyor, elindeki gazeteyi okuyordu. Başlık hâlâ aynıydı: "ÖLÜMCÜL TOKSİN TÜRKİYE'Yİ SARIYOR"

Otobüs geldi. İçerisi boştu. Şoförün yüzü maskeyle kaplıydı, gözlerinden yorgunluk akıyordu. Biletimi uzattım.

"Nereye?" dedi.

"Şehir merkezi. Emniyet Mahallesi'ne."

Başını salladı. "Oraya gidemezsin."

"Neden?"

"Karantina." Sesi sertti. "Dün gece itibarıyla tüm girişler kapatıldı. Kimse giremez, kimse çıkamaz."

"Kardeşim orada," dedim sesim titreyerek. "Orada tek başına. Onu almam gerek."

"Üzgünüm," dedi. "Emirler böyle. Polis kontrol noktaları var. Kimseyi geçirmiyorlar."

Otobüse bindim ama Şoförün dediği gibi, kontrol noktasında durduk. Üç polis aracı, bariyerler, silahlı askerler. Bir polis otobüse bindi, herkesin kimliklerini kontrol etti. Bana geldiğinde, "Şehir merkezine mi?" dedi.

"Kardeşim orada," dedim tekrar. "Yalnız. Hastalanmış olabilir. Lütfen..."

"Üzgünüm," dedi, ama sesinde en ufak bir üzüntü yoktu. "Kimse geçemez. Geri dön."

Zorla otobüsten indirildim. Bariyerin arkasında, diğer tarafta kalan insanlar vardı. Ellerini uzatıp bağırıyorlardı. "Çocuklarım orada!" "Annem hasta!" "Lütfen, beni geçirin!" Ama sesleri havada kayboldu. Askerler sessizce bekliyordu. Hiçbir şey söylemeden.

O an anladım. Şehir, büyük bir hapishaneye dönüşmüştü. İçeridekiler dışarı çıkamıyor, dışarıdakiler içeri giremiyordu. Emir, o duvarların arkasında yalnızdı. Ve ben ona ulaşamıyordum.

Yürümeye başladım. Otobanın kenarından, yavaş yavaş. Belki başka bir yoldan girerim, belki bir boşluk bulurum. Ama saatlerce yürüdüm, her kontrol noktası aynıydı. Her kapı kapanmıştı.

Öğleden sonra, küçük bir kasabaya vardım. İsmini bilmiyordum, ama sokakları boştu. Dükkânların kepenkleri kapalı, evlerin perdeleri çekikti. Ortalıkta tek bir canlı yoktu. Sanki hayalet kasabaydı.

Ama bir yerde ışık vardı. Küçük bir bakkal, kapısı aralık. İçeri girdim. Raflar neredeyse boştu, ama tezgâhın arkasında yaşlı bir kadın oturuyordu. Bana baktı, gözleri merhametliydi.

"Kızım," dedi, "ne arıyorsun buralarda? Git evine, saklan."

"Kardeşimi arıyorum," dedim. "Şehir merkezinde. Ama giremiyorum. Karantina var."

Kadın derin bir nefes aldı. "Biliyorum," dedi. "Herkes biliyor. O şehirdeki herkes ölecek. Hükümet onları kurtarmayacak."

"Nasıl biliyorsun?"

Kadın elini uzattı, masanın üzerinde duran bir gazeteyi gösterdi. Gazete, bugünün tarihini taşımıyordu. Üç gün öncesine aitti. Ama başlığı farklıydı: "SIRADAN BİR ZEHİR DEĞİL: UZMANLAR ENDİŞELİ"

Gazeteyi aldım, okumaya başladım. Uzmanlar, toksinin normal bir tarım ilacı olmadığını söylüyordu. Bu, laboratuvarda üretilmiş bir kimyasaldı. Toprağa bilinçli olarak karıştırılmıştı. Ama kim tarafından? Neden?

"Bu," dedim, "neden kimse konuşmuyor?"

Kadın omuz silkti. "Kim dinleyecek? İnsanlar ölüyor. Panik yapıyorlar. Gazeteler sadece haber yapıyor, kimse araştırmıyor."

O anda telefonum çaldı. Ekranda yine Emir'in yurt arkadaşının ismi vardı.

"Abla," dedi, sesi panikliydi, "polis geldi. Yurdu boşaltıyorlar. Herkesi bir yere topluyorlar. Emir'i hâlâ odasında bulamadım. Kapıyı kırdılar, ama o yok!"

"Ne?"

"Emir ortadan kayboldu. Odasında değil. Kimse nereye gittiğini bilmiyor."

Telefon elimden düştü. Dizlerim titredi. Kadın bana baktı, "Ne oldu?" dedi.

"Kardeşim kayboldu," dedim. "Yurttan alıp götürmüşler. Ama nereye?"

Kadın derin nefes aldı. "Yurttan mı?" dedi. "O zaman... büyük ihtimalle karantina merkezine götürmüşlerdir."

"Karantina merkezi?"

"Evet," dedi. "Şehrin dışında, eski bir askeri kışla. Hasta olanları oraya topluyorlar. Ama içeriye kimse giremiyor. Oraya girenler... bir daha çıkmıyor."

Kadının sözleri zihnime kazındı. Bir daha çıkmıyor. Emir, o merkeze götürüldüyse...

Düşünmek istemedim. Ama düşünmemek imkânsızdı.

"Orayı nerede bulabilirim?" dedim.

Kadın bana baktı. Uzun bir süre sessiz kaldı. Sonra, "Kızım," dedi, "oraya gidersen, geri dönemezsin. Biliyor musun?"

"Önemi yok," dedim. "Kardeşim orada. Onu bulmam gerek."

Kadın gözlerini kısarak baktı. Sonra elini uzattı, masanın altından bir kâğıt çıkardı. El yazısıyla bir adres yazılmıştı.

"Al," dedi. "Ama söyleme kimden aldığını. Ve sakın güvenme. Kimseye güvenme."

Kâğıdı aldım. "Teşekkür ederim."

"Teşekkür etme," dedi. "Dua et. Çünkü o gittiğin yer, cehennemin ta kendisi."

Dışarı çıktım. Hava kararmaya başlamıştı. Yol uzundu, ama adres cebimdeydi. Emir, o karantina merkezindeydi. Ve ben onu bulacaktım. Ne pahasına olursa olsun.

Yürümeye başladım. Yolda, başka insanlar da vardı. Kaçanlar. Ailelerini kaybedenler. Umutsuzlar. Hepsi aynı yöne gidiyordu. Sanki içgüdüsel olarak birbirlerini buluyorlardı.

Bir ara, küçük bir kız çocuğu yanıma geldi. Elinde oyuncak bir bebek vardı, yüzü gözyaşları içindeydi.

"Ablacığım," dedi, "annemi gördün mü? O yeşil elbiseliydi. Onu kaybettim."

Durmak zorunda kaldım. Diz çöktüm, kızın gözlerine baktım. "Ne kadar zaman önce kaybettin?"

"Bu sabah," dedi. "Herkes koşuşuyordu, annem elimi bıraktı. Sonra kayboldum."

O anda yüreğim parçalandı. Ama ne yapabilirdim? Kendi kardeşimi ararken, bu küçük kıza nasıl yardım edebilirdim?

"Bak," dedim, "gel benimle. Beraber arayalım. Belki anneni buluruz."

Kız başını salladı. Elimi tuttu. Küçük, sıcak, titreyen elleriyle. O an, bu yolculuğun sadece Emir için olmadığını anladım. Bu zehir, bu karanlık, herkesi vurmuştu. Ve ben, tek başıma kurtulamazdım.

Birlikte yürüdük. Yol boyunca konuşmadık. Zaten söylenecek bir şey yoktu. Her şey söylenmişti. Ölüm, kayıp, korku. Ama bir şey daha vardı. Umut.

Küçük kızın eli, karanlığın içinde bir ışık gibiydi. O anda, belki de bu yolculuğun amacı buydu. Sadece Emir'i bulmak değil, belki de bir şeyleri düzeltmek. Belki de gökkuşağının altındaki gizemi çözmek.

O gece, yolun kenarında, terk edilmiş bir ahırda uyuduk. Kız, başımı dizime koydu ve uyuyakaldı. Ben uyuyamadım. Cebimdeki kâğıdı çıkardım, adrese baktım. Eski bir askeri kışla. Cehennemin kapısı.

Ama içeri girecektim. Emir'i bulacaktım.

Ve bu zehirin peşini bırakmayacaktım.

Sabah olduğunda, kızı uyandırdım. Yola devam ettik. Artık tek başına değildim.

Belki de, bu karanlığın içinde, yeni bir aile bulmuştum.


3. Bölüm Sonu


Not: 4. Bölümde: "Annemin Gözyaşları" - Kiyora, küçük kızla birlikte karantina merkezine doğru ilerlerken, annesinden gelen bir haber her şeyi değiştirir...

Yorumlar 0

0/2000

Henüz yorum yok

İlk petek gözünü sen doldur! 🐝

Soru Sor