17 Mart 2021, Çarşamba
Küçük kızın elini sıkıca tuttum. Gece boyunca yürüdük, ara sıra durup dinlendik. Ay ışığı yol gösteriyordu ama içimdeki karanlık hiç aydınlanmıyordu. Annemin ölüm haberi zihnimde bir çığlık gibi yankılanıp duruyordu. Onu son kez göremeden, elini tutamadan, kokusunu içime çekemeden kaybetmiştim.
Ama ağlamadım. Artık ağlamak istemiyordum. Gözyaşlarım annemle birlikte toprağa karışmıştı. Geriye sadece bir görev kalmıştı: Emir'i bulmak, babamın mektubunu okumak ve bu zehrin arkasındaki gerçeği ortaya çıkarmak.
Sabaha karşı, terk edilmiş bir benzin istasyonuna vardık. Küçük kız — adının Elif olduğunu söylemişti — yorgunluktan ayakta zor duruyordu. Onu bir banka oturttum, çantamdan kalan son krakeri verdim.
"Sen burada bekle," dedim. "Ben biraz etrafı kontrol edeyim."
Elif başını salladı ama gözleri korkuyla doluydu. "Beni bırakma," dedi. "Kimse kalmadı. Annem gitti. Sen de gidersen..."
"Gitmeyeceğim," dedim. "Söz."
Benzin istasyonunun arkasında bir çeşme vardı. Ellerimi yıkadım, yüzüme su çarptım. Aynada — ya da ayna yerine geçen kırık bir cam parçasında — kendimi gördüm. Yüzüm çökmüş, gözlerimin altı mosmor, saçlarım dağılmış. Tanıyamadım kendimi. Bu, Japonya'dan dönen o heyecanlı kız değildi. Bu, bir savaşçıydı.
Cebimden babamın mektubunu çıkardım. Annem, "masanın ikinci çekmecesinde" demişti ama ben o mektubu yanıma almıştım. Ne zaman aldığımı hatırlamıyorum bile. Belki de içgüdüsel olarak, her şeyin değişeceğini hissetmiştim.
Zarf eskiydi, kenarları yıpranmıştı. Üzerinde sadece "Kiyora'ma" yazıyordu. Babamın o incecik, titrek el yazısıyla.
Derin bir nefes aldım.
Zarfı açtım.
Kiyora'ma,
Bu mektubu yazıyorsam, muhtemelen artık yanında değilim. Belki ölmüşümdür. Belki de ölmek üzereyimdir. Ama ne olursa olsun, bilmen gereken bazı şeyler var. Ve bunları sana yüz yüze söyleyemedim. Çok korktum. Seni korkutmak istemedim. Ama şimdi, bu satırları okurken, artık korkmanın bir anlamı yok. Çünkü gerçek, korkudan daha büyük.
Kiyora, bu zehir doğal değil. Toprakta kendiliğinden oluşmadı. Birileri yaptı. Bilerek yaptı. Ve o birileri, bunu yıllardır planlıyordu.
Japonya'ya gittiğinde, ben tarlada çalışıyordum. Her şey normaldi. Sonra, geçen yılın sonlarında, köyümüze yeni bir şirket geldi. "Tarımsal verimlilik" adı altında. Toprağı iyileştireceklerini, ürünleri artıracaklarını söylediler. Bedava gübre dağıttılar. Herkes aldı. Ben de aldım. Saf değildim ama... herkes alıyordu. Ve gerçekten de işe yaradı. Ürünler daha hızlı büyüdü, daha iri oldu, daha parlak.
Ama tadı yoktu.
Ve sonra ölümler başladı.
Önce hayvanlar. Sonra yaşlılar. Sonra herkes. Ben de hastalandım. Ama ben, diğerlerinden farklı olarak, bu işin peşine düştüm. O gübreyi laboratuvara gönderdim — bir arkadaşım vasıtasıyla, gizlice. Sonuçlar geldiğinde, elimdeki kağıt titriyordu.
O gübre, "Gökkuşağı Toksini" adı verilen bir kimyasal içeriyordu. Doğada bulunmayan, laboratuvarda üretilen bir madde. Ve bu madde, sadece bitkileri değil, toprağı, suyu, havayı da kirletiyordu. Temas eden her şey zehirleniyordu.
Kim yapıyordu bunu? Neden yapıyordu? Bilmiyorum. Ama bir ipucu buldum. O şirketin sahibi, Japonya'da bir ilaç firmasıyla bağlantılıydı. Senin gittiğin ülkeyle. Senin gezdiğin şehirlerle. Belki de sen, farkında olmadan, bu işin içindeydin.
Kiyora, senden tek bir şey istiyorum. Bu işin peşini bırakma. Bu zehri yayanları bul. Ve onları durdur. Ben yapamadım. Ama sen yapabilirsin. Sen her zaman güçlüydün. Benim küçük savaşçım.
Seni çok seviyorum.
Baban.
Mektubu okuduğumda, ellerim titriyordu. Ama bu sefer korkudan değil. Öfkeden. Babam ölmeden önce her şeyi biliyordu. Ve bana söyleyememişti. Çünkü beni korumak istemişti. Ama şimdi, korunmaya ihtiyacım yoktu. Sadece gerçeğe ihtiyacım vardı.
Japonya.
Babam, Japonya'daki bir ilaç firmasından bahsediyordu. Ben oradayken, bir ara bir ilaç fabrikasını ziyaret etmiştim. Bir arkadaşımın babası orada çalışıyordu. Bize fabrikayı gezdirmişlerdi. O gün, bana bir broşür vermişlerdi. "Yeni nesil tarım ürünleri" diye. Ama ben okumamıştım bile. Çantama atmıştım.
O broşür hâlâ yanımda mıydı?
Çantayı açtım, karıştırdım. Japonca kitaplar, hediyeler, birkaç kıyafet... Ve en altta, buruşmuş bir kağıt parçası. Broşür. Üzerinde bir logo vardı: "Midori Agri-Tech". Ve altında, küçük bir yazı: "Geleceğin tarımı, bugünün bilimiyle."
Babam haklıydı. Ben farkında olmadan, bu işin içindeydim.
Elif yanıma geldi. "Abla," dedi, "bir şey mi buldun?"
Başımı kaldırdım. "Evet," dedim. "Bir şey buldum. Ve şimdi ne yapmam gerektiğini biliyorum."
"Ne yapacaksın?"
"Japonya'ya gideceğim," dedim. "Ama önce Emir'i bulacağım. Sonra da bu şirketin peşine düşeceğim."
Elif bana baktı. "Ben de gelebilir miyim?"
Güldüm. Acı bir gülüş. "Gelebilirsin. Ama tehlikeli olabilir."
"Zaten her şey tehlikeli," dedi. "Annemi kaybettim. Her şeyimi kaybettim. Sen benim ailemsin artık."
O an, içimde bir şey kırıldı. Ve aynı anda, bir şey de onarıldı. Belki de bu dünyada hâlâ tutunacak bir şey vardı. Küçük bir kız. Ve bir görev.
"Tamam," dedim. "Birlikte gideceğiz."
Yola devam ettik. Karantina merkezine vardığımızda, güneş tam tepedeydi. Eski askeri kışla, uzaktan bakıldığında terk edilmiş gibi görünüyordu. Ama yaklaştıkça, teller, nöbetçi kuleleri, silahlı askerler... Her şey buradaydı. Ve her şey, buraya girenlerin bir daha çıkmayacağını haykırıyordu.
Elif'i uzaktaki bir ağacın altına sakladım. "Burada bekle," dedim. "Ben içeri girip Emir'i bulacağım."
"Ama nasıl gireceksin?"
"Bir yolunu bulacağım."
Elif'in saçlarını okşadım. Sonra doğruldum ve karantina merkezine doğru yürüdüm. Adımlarım artık titremiyordu. Korkmuyordum. Çünkü artık kaybedecek bir şeyim yoktu. Ve kaybedecek bir şeyi olmayan insan, en tehlikeli insandı.
Kapıya yaklaştığımda, bir asker beni durdurdu. "Giremezsin," dedi.
"Kardeşim içeride," dedim. "Emir Kodomo. Onu görmem gerek."
"Kimse giremez. Emir."
"Emir veremem," dedim. "Çünkü ben artık kimseye emir vermiyorum. Sadece gerçeği söylüyorum. Ve gerçek şu: Buraya giren herkes ölüyor. Ama ben, ölmeyeceğim. Çünkü benim ölmem, sizin işinize gelmez."
Asker şaşkınlıkla baktı. "Ne?"
"Ben Kiyora Kodomo," dedim. "Babam, bu zehrin peşine düşen ilk kişiydi. Ve ben, onun kızıyım. Şimdi ya beni içeri alırsınız, ya da bu kapıyı kırarım. Ama sonuç değişmez. Ben o kapıdan geçeceğim."
Asker tereddüt etti. Sonra, telsizini kaldırdı. Bir şeyler söyledi. Birkaç dakika sonra, kapı açıldı.
İçeride, beyaz önlüklü bir doktor beni karşıladı. "Kiyora Kodomo," dedi. "Sizi bekliyorduk."
"Beni mi?"
"Evet," dedi. "Babanız, buraya gelmeniz için bir mesaj bırakmıştı. Yıllar önce. Ve şimdi, o mesajın karşılığını vereceğiz."
Doktor beni içeri aldı. Koridorlar buz gibiydi. Duvarlar beyaz, ışıklar floresan. Her yerde sedyeler, serumlar, makineler... Ve insanlar. Onlarca, yüzlerce insan. Hepsi yatıyordu. Hepsi sessizdi.
"Emir nerede?" diye sordum.
"Bu taraftan," dedi doktor.
Beni bir odaya götürdü. Kapıyı açtı. İçeride, bir yatakta, Emir yatıyordu. Gözleri kapalı, yüzü solgun. Ama nefes alıyordu. Yaşıyordu.
"Emir!" diye bağırdım, yanına koştum. Elini tuttum. Soğuktu ama nabzı vardı.
"Uyutuldu," dedi doktor. "Ama endişelenmeyin. Ona panzehir verdik. Babamızın bıraktığı notlar sayesinde. O notlar olmasaydı, buradaki herkes ölürdü."
"Panzehir mi?"
"Evet," dedi. "Babanız, bu toksinin panzehirini bulmuştu. Ama yetiştiremedi. Bize ulaştıramadan öldü. Ama notları, laboratuvarımıza ulaştı. Ve biz, o notlarla panzehiri ürettik."
O an, dizlerimin bağı çözüldü. Babam. Ölmeden önce, sadece gerçeği bulmamıştı. Çözümü de bulmuştu. Ama bize söyleyememişti. Çünkü korkuyordu. Ama şimdi, onun sayesinde, Emir yaşıyordu. Ve belki de binlerce insan yaşayacaktı.
"Emir," dedim, elini sımsıkı tutarak. "Uyan. Ben geldim. Ablan geldi."
Emir'in gözleri hafifçe aralandı. "Abla?" dedi, sesi bir fısıltıdan farksızdı.
"Buradayım," dedim. "Buradayım."
"Annem... babam..."
Sustum. Söyleyemedim. Ama Emir, gözlerimden anladı. Bir damla yaş, yanağından süzüldü.
"Öldüler, değil mi?"
Başımı salladım. "Ama sen yaşayacaksın. Ve ben, onların intikamını alacağım."
Emir elini kaldırdı, yüzüme dokundu. "Ağlama," dedi. "Babam ağlamazdı."
Gülümsedim. "Ben babam değilim. Ben Kiyora'yım. Ve ağlamak da serbest."
O an, kapı açıldı. Doktor içeri girdi. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı.
"Kiyora Hanım," dedi. "Bir haber var. Japonya'dan."
"Doktor?"
"Midori Agri-Tech," dedi. "Şirketin merkezi, dün gece yandı. Tüm belgeler yok oldu. Ve şirketin sahibi... intihar etti."
Sustum. Bu, bir tesadüf olamazdı. Babamın mektubu, panzehir, yangın, intihar... Hepsi birbirine bağlıydı. Ama kim? Neden?
"Bir şey daha var," dedi doktor. "Yangından kurtulan bir belge bulunmuş. Bir isim. Bir Türk ismi."
"Kim?"
"Bilmiyoruz," dedi. "Sadece bir kod adı var: 'Gökkuşağı'."
O an, her şey yerine oturdu. Gökkuşağının altındaki gizem. Babamın defterindeki son yazı. "Gökkuşağının altındaki gizem." Bu bir roman başlığı değildi. Bu bir kod adıydı. Bir örgütün, bir kişinin, bir planın adıydı.
Ve ben, o gizemin tam ortasındaydım.
"Emir," dedim. "İyileş. Ben bir iş halletmem gerek."
"Nereye gidiyorsun?"
"Japonya'ya," dedim. "Gökkuşağının altına."
Emir elini bırakmadı. "Dikkatli ol."
"Olacağım," dedim. "Söz."
Elif'i de alıp yola çıktım. Artık iki kişi değil, üç kişiydik. Ve daha da önemlisi, artık bir hedefim vardı. Gökkuşağının altındaki gizemi çözecektim. Babamın intikamını alacaktım. Ve bu dünyayı, bu zehirden kurtaracaktım.
Güneş batarken, ufukta bir gökkuşağı belirdi. Yağmur yağmıştı, sonra güneş açmıştı. Ve o gökkuşağı, sanki bana yol gösteriyordu.
"Bak," dedi Elif. "Gökkuşağı."
"Evet," dedim. "Ve biz, onun altına gidiyoruz."
5. Bölüm Sonu
Not: 6. Bölümde: "Gökkuşağının Altında" - Kiyora ve Elif, Japonya'ya doğru yola çıkar. Ancak yolda, onları durdurmak isteyen biri vardır. Ve bu kişi, Kiyora'nın en yakınındaki kişidir...
Yorumlar 0
Henüz yorum yok
İlk petek gözünü sen doldur! 🐝