20 Mart 2021, Cumartesi — Tokyo
O gece Tanaka'nın evinde kaldık. Kadın bize bir oda verdi, battaniyeler çıkardı, sıcak çorba yaptı. Ama ben ne yediğimi hatırlıyorum ne de uyuduğumu. Elif yanımda kıvrılmış uyuyordu. Ben ise tavana bakıyordum. Tavanda, ahşap kirişlerde, yılların bıraktığı çatlaklar vardı. Sanki o çatlaklar, benim ailemin sırlarıydı. Derin, karanlık, görünmez.
Sabaha karşı, defteri tekrar açtım. Babamın yazdığı o sayfayı, dedemin adını, 1987 tarihini. Mehmet Kodomo. Benim dedem. Babamın babası. Ama babam ondan hiç bahsetmemişti. Ne bir fotoğraf, ne bir isim, ne bir anı. Sanki o adam hiç yaşamamıştı. Sanki babam, topraktan bitmişti.
Ama şimdi biliyordum. O adam yaşamıştı. Ve sadece yaşamamış, bir şey kurmuştu. Gökkuşağı'nı. Bu zehri, bu ölümü, bu karanlığı o başlatmıştı. Babam onu durdurmaya çalışmıştı. Ve şimdi sıra bendeydi.
Ama neden? Neden dedem böyle bir şey yapmıştı? Neden babam ondan kaçmıştı? Ve neden bu sır, bizden bu kadar uzun süre saklanmıştı?
Kalktım. Elif'i örttüm. Aşağı indim. Tanaka'nın karısı mutfakta, sessizce çay demliyordu. Beni görünce başını kaldırdı.
"Uyumadın mı?" dedi.
"Uyuyamadım," dedim. "Bir şey sormam gerek."
"Sor."
"Dedem," dedim. "Mehmet Kodomo. Onu tanıyor musunuz?"
Kadın elindeki çaydanlığı bıraktı. Yüzü değişti. Bir gölge geçti gözlerinden. "O ismi nereden biliyorsun?"
"Babamın defterinden. Tanaka'nın defterinden. Söyleyin bana. Kimdi o adam?"
Kadın uzun bir süre sustu. Sonra sandalyeye oturdu, ellerini masaya koydu. "Mehmet Kodomo," dedi, "kocamın en yakın arkadaşıydı. Gençliklerinde, üniversitede tanışmışlar. İkisi de tarım bilimi okuyordu. İkisi de dünyayı kurtarmak istiyordu."
"Dünyayı mı kurtarmak?"
"Evet," dedi. "Ama farklı şekillerde. Kocam, bilimle. Mehmet ise... Mehmet, devrimle. Açlığı, yoksulluğu, eşitsizliği bitirmek istiyordu. Ama yöntemleri... yöntemleri tehlikeliydi."
"Ne yaptı?"
"Bir formül geliştirdi," dedi. "Toprağı zehirleyen ama aynı zamanda verimi artıran bir madde. 'Gökkuşağı' adını verdi. Çünkü ona göre, bu madde bir gün dünyayı gökkuşağı gibi rengârenk yapacaktı. Zengin, fakir, aç, tok... Herkes eşit olacaktı. Ama eşitlik, ölümle geliyordu. Bunu fark ettiğinde çok geçti."
"Ne oldu?"
"Kocam onu durdurmaya çalıştı," dedi. "Ama Mehmet dinlemedi. Deneyler yaptı, insanlar üzerinde. Sonra bir gün... bir gün ortadan kayboldu. Kimse onu bir daha görmedi. Ne olduğunu bilmiyoruz. Öldü mü, kaçtı mı, saklandı mı... Bilmiyoruz."
"Peki babam?" dedim. "Babam nasıl girdi bu işin içine?"
"Baban," dedi kadın, sesi yumuşadı, "baban, babasının izini sürdü. Yıllarca. Onu bulmaya çalıştı. Ama bulamadı. Sonra sen doğdun. Ve baban, seni bu karanlıktan korumak için her şeyi bıraktı. Ta ki... ta ki bu zehir tekrar ortaya çıkana kadar."
"Yani dedem hâlâ yaşıyor olabilir mi?"
Kadın başını salladı. "Bilmiyorum. Ama bir şey biliyorum. Bu zehir, onun formülü. Ve bu zehri tekrar piyasaya süren kişi, onun izinden gidiyor. Belki o kişi, dedendir. Belki de dedenin öğrencisidir. Ama kim olursa olsun, senin ailenden."
O an, içimde bir şey daha kırıldı. Annem, babam, dedem... Hepsi bu hikâyenin içindeydi. Ben ise, en ortasındaydım. İstemeden. Farkında olmadan.
"Türkiye'ye dönmem gerek," dedim. "Dedemin izini orada sürmeliyim. Babamın mezarını görmeliyim. Ve bu işi bitirmeliyim."
Kadın başını salladı. "Git. Ama dikkatli ol. Bu iş, göründüğünden daha derin."
O sırada, kapı çaldı.
Kadın yerinden kalktı, kapıya gitti. Açtı. Karşımda, genç bir adam duruyordu. Japon. Uzun boylu, gözlüklü, sırtında bir çanta. Yüzü tanıdık. Çok tanıdık.
"Kenji," dedi kadın. "Sen geldin."
Adam içeri girdi. Beni gördü. Gözleri büyüdü. "Kiyora?" dedi. "Sen... sen burada mısın?"
Ben de onu tanıdım. Kenji Tanaka. Tanaka'nın oğlu. Japonya'dayken beni fabrikada gezdiren arkadaşım. Üniversiteden. Tarım bilimi okuyordu. Bana o broşürü veren kişi.
"Kenji," dedim, sesim soğuk. "Sen... sen biliyor muydun?"
Kenji başını öne eğdi. "Biliyordum," dedi. "Ama geç öğrendim. Babam her şeyi itiraf ettiğinde, çok geçti. Ben de senin gibiydim. Kandırıldım. Kullanıldım."
"Beni kullandın mı?"
"Hayır!" dedi, sesi çatlayarak. "Hayır, Kiyora. Ben seni kullanmadım. Ben sadece... ben sadece babamın oğluydum. Ve o, benden her şeyi sakladı. Ta ki sen gelene kadar. Sen geldiğinde, babam seni görünce korktu. Çünkü sen, Mehmet Kodomo'nun torunuydun. Ve o, bunu biliyordu."
Sustum. Kenji, bir sandalyeye oturdu. Elleri titriyordu. "Babam," dedi, "seni korumaya çalışıyordu. Seni bu işin dışında tutmaya çalışıyordu. Ama sen geldin. Ve o, paniğe kapıldı. Şirketi yaktı, her şeyi yok etti. Sonra felç geçirdi. Belki de... belki de kendini cezalandırdı."
"Peki şimdi ne olacak?" dedim.
Kenji başını kaldırdı. Gözlerinde bir kararlılık vardı. "Ben seninle geleceğim," dedi. "Türkiye'ye. Babamın yaptığı kötülüğü telafi etmek istiyorum. Ve senin yanında olmak istiyorum."
"Bana güvenmemi mi bekliyorsun?"
"Hayır," dedi. "Sadece bir şans istiyorum. Çünkü ben, bu hikâyenin bir parçasıyım. Ve sen, bu hikâyeyi bitirecek kişisin. Ben de o sonu görmek istiyorum."
Uzun bir süre baktım ona. Yalan söylüyor muydu? Bilmiyordum. Ama bir şey biliyordum: Yalnız başıma bu işin altından kalkamazdım. Elif vardı, evet. Ama Elif bir çocuktu. Benim bir müttefike ihtiyacım vardı. Ve Kenji, belki de o müttefikti. Belki de değildi.
"Tamam," dedim. "Gel. Ama tek bir yanlış yaparsan, seni arkamda bırakırım. Anladın mı?"
Kenji başını salladı. "Anladım."
Elif o sırada merdivenlerden indi. Kenji'yi gördü. Korktu, bana sokuldu. "Abla," dedi, "bu kim?"
"Bu," dedim, "yeni bir yol arkadaşı. Adı Kenji."
Elif Kenji'ye baktı. Sonra elini uzattı. "Merhaba," dedi. "Ben Elif."
Kenji gülümsedi. Elini uzattı, Elif'in küçük elini sıktı. "Merhaba Elif," dedi. "Seninle tanışmak güzel."
O an, o odada, üç kişiydik. Bir Türk kızı, bir Japon çocuğu, bir de küçücük bir kız. Ve hepimiz, aynı karanlığın içindeydik. Ama belki de, o karanlıkta, birbirimizi bulmuştuk.
O gün, Türkiye'ye dönüş planını yaptık. Kenji, özel bir uçuş ayarlayacaktı. Elif ve ben, hazırlanacaktık. Ve Türkiye'ye vardığımızda, ilk işim, babamın mezarını ziyaret etmek olacaktı. Sonra dedemin izini sürecektim. Sonra da bu işi bitirecektim.
Ama bilmiyordum ki, Türkiye'de beni bekleyen şey, sadece dedemin gölgesi değildi. Aynı zamanda, hiç tanımadığım bir ailem vardı. Ve o aile, beni bulmak için sabırsızlanıyordu.
8. Bölüm Sonu
Not: 9. Bölümde: "Kayıp Sayfalar" — Kiyora ve Kenji, Türkiye'ye dönerken uçakta bir şey bulur. Babamın defterinden koparılmış sayfalar. Ve o sayfalarda, dedemin son mesajı vardır. Bir uyarı. Bir tehdit. Ve bir isim: Kiyora'nın hiç duymadığı bir isim...
Devam ediyorum. Bir sonraki bölümü de yazmamı ister misin?
Yorumlar 0
Kovan sohbete açık — 30 saniyede üye ol, adınla yaz.
Henüz yorum yok
İlk petek gözünü sen doldur! 🐝