19 Mart 2021, Cuma
İki gün boyunca yürüdük. Otostop çektik, bazen kamyonlara bindik, bazen de saatlerce yürüdük. Elif artık şikâyet etmiyordu. Küçücük bedeniyle, koca bir yolun altından kalkmaya çalışıyordu. Ona her baktığımda, içimde hem bir acı hem de bir güç hissediyordum. O, kaybettiği her şeye rağmen ayakta duran bir çocuktu. Tıpkı benim gibi.
İstanbul'a vardığımızda, hava kararmak üzereydi. Şehir, her zamanki kalabalığından eser taşımıyordu. Sokaklar sessiz, dükkânlar kapalıydı. Karantina buraya da ulaşmıştı. İnsanlar evlerine kapanmış, perdelerin arkasından dışarıyı izliyordu. Bir zamanlar hayat dolu olan bu şehir, şimdi bir hayaletti.
Havalimanına gitmek için taksi bulamadım. Yürümek zorunda kaldık. Elif'in ayakları şişmişti, ama tek kelime etmedi. Onu sırtıma aldım. Küçük kolları boynuma dolandı, başını omzuma koydu. Bir süre sonra uyudu. Nefesi kulağıma çarpıyordu, sıcak ve canlı. O nefes, bana güç veriyordu.
Havalimanına vardığımızda, kapıların önünde askerler vardı. Uçuşlar durdurulmuştu. Hiçbir uçak kalkmıyordu. Japonya'ya gitmek imkânsız görünüyordu.
Bir banka oturdum. Elif'i yanıma yatırdım. Başımı ellerimin arasına aldım. Ne yapacaktım? Nasıl gidecektim? Babamın mektubu, panzehir, Gökkuşağı... Hepsi bir yerdeydi ama ben oraya ulaşamıyordum.
"Kiyora?"
Bir ses. Tanıdık bir ses. Başımı kaldırdım.
Karşımda, lise yıllarımdan bir arkadaşım duruyordu. Deniz. Uzun boylu, siyah saçlı, her zaman gülen gözleri olan Deniz. Şimdi gülmüyordu. Yüzü yorgun, gözleri kızarmıştı.
"Deniz?" dedim, inanamayarak. "Sen... sen burada ne yapıyorsun?"
"Ben havalimanında çalışıyorum," dedi. "Ya da çalışıyordum. Artık her şey durdu. Ama sen? Sen burada ne arıyorsun? Ve bu çocuk kim?"
"Uzun hikâye," dedim. "Japonya'ya gitmem gerek. Ama hiçbir uçuş yok."
Deniz bana baktı. Uzun bir süre. Sonra etrafına bakındı, kimsenin bizi dinlemediğinden emin oldu. Yanıma oturdu.
"Japonya'ya mı?" dedi fısıltıyla. "Neden?"
"Babam," dedim. "Babam bu zehrin panzehirini bulmuş. Japonya'da bir şirket var. Midori Agri-Tech. Ama şirket yandı. Geriye bir isim kaldı: Gökkuşağı. Bunu çözmem gerek."
Deniz'in yüzü değişti. Gözleri büyüdü. "Gökkuşağı mı dedin?"
"Evet. Neden? Bir şey mi biliyorsun?"
Deniz sustu. Elleri titriyordu. Cebinden bir sigara çıkardı, yaktı. Derin bir nefes çekti.
"Kiyora," dedi sonunda. "Ben... ben bu işin içindeyim."
"Ne?"
"Midori Agri-Tech'in Türkiye ayağında çalışıyordum," dedi. "Ama ben... ben sadece bir tercümandım. Başta her şey masum görünüyordu. Tarım projeleri, verimlilik araştırmaları... Sonra her şey değişti. O gübreyi dağıtmaya başladılar. Ben itiraz ettim. Ama dinlemediler. Ve ben... ben korktum. Kaçtım."
"Sen biliyor muydun?" dedim, sesim titreyerek. "Bu zehrin insanları öldüreceğini biliyor muydun?"
"Hayır!" dedi, sesi çatlayarak. "Bilmiyordum! Yemin ederim bilmiyordum! Sadece... sadece bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordum. Ama kanıtlayamadım. Ta ki... ta ki senin baban bana gelene kadar."
"Babam mı?"
Deniz sigarasını yere attı, ayağıyla ezdi. "Baban bana geldi. Bu işin peşine düşmüştü. Ben de ona yardım ettim. Şirketin belgelerine eriştim. Ama yakalandık. Ben kaçtım. O... o kaçamadı."
Gözlerim doldu. "Yani sen... sen babamın ölümüne sebep oldun?"
"Hayır!" dedi, ellerini kaldırarak. "Hayır, Kiyora. Ben onu kurtarmaya çalıştım. Ama o... o beni kurtardı. Kendini feda etti. Bana dedi ki: 'Kızımı bul. Ona her şeyi anlat. O, bu işi bitirecek.'"
Sustum. Babam, Deniz'i bana yönlendirmişti. Ölmeden önce, her şeyi planlamıştı. Benim buraya gelmem tesadüf değildi. Deniz'in burada olması tesadüf değildi.
"Japonya'ya gitmeme yardım edebilir misin?" dedim.
Deniz başını salladı. "Edebilm. Özel bir uçuş ayarlayabilirim. Ama..."
"Ama ne?"
"Bu uçuş yasadışı olacak. Ve seni yakalarlarsa..."
"Umurumda değil," dedim. "Kardeşim karantina merkezinde, panzehir sayesinde yaşıyor. Annem ve babam öldü. Benim kaybedecek bir şeyim yok. Sadece bir hedefim var."
Deniz bana baktı. Gözlerinde hem korku hem de hayranlık vardı. "Sen gerçekten babanın kızısın," dedi. "Tamam. Yardım edeceğim."
Elif'i kucağıma aldım. Deniz bizi havalimanının arka tarafına götürdü. Küçük bir hangar. İçeride, eski ama çalışır durumda bir uçak vardı.
"Bu uçak," dedi Deniz, "bir kargo uçağı. Japonya'ya ilaç taşıyordu. Ama artık seferler durdu. Pilot, benim arkadaşım. Seni götürecek."
"Sen gelmiyor musun?"
Deniz başını salladı. "Ben gelemem. Benim yüzüm aranıyor. Ama sana bir şey vereceğim."
Cebinden bir flash bellek çıkardı. "Bu, Midori Agri-Tech'in tüm belgeleri. Gökkuşağı'nın kim olduğunu burada bulabilirsin. Ve... ve bir de şifre var. 'Gökkuşağı'nın altındaki gizem.' Bu şifreyi çözdüğünde, her şey ortaya çıkacak."
Flash belleği aldım. Avucumda, küçücük bir plastik parçası. Ama içinde, koca bir dünyanın sırrı vardı.
"Teşekkür ederim," dedim.
"Teşekkür etme," dedi Deniz. "Ben bunu baban için yapıyorum. Ve senin için. Şimdi git. Pilot seni bekliyor."
Elif'le birlikte uçağa bindik. Pilot, sessiz bir adamdı. Sadece "Kemerleri bağlayın" dedi ve motorları çalıştırdı.
Uçak havalandığında, İstanbul'un ışıkları altımızda küçüldü, küçüldü ve kayboldu. Elif camdan dışarı bakıyordu, gözleri parlayarak.
"Hiç uçağa binmemiştim," dedi.
"Ben de bu şekilde binmemiştim," dedim. "Ama olsun. İlkler her zaman unutulmaz."
Elif bana sokuldu. "Abla," dedi, "seni seviyorum."
O an, gözyaşlarımı tutamadım. Ama bu sefer, üzüntüden değil. Sevgiyle. Belki de bu dünyada hâlâ güzel şeyler vardı. Küçük bir kızın sevgisi gibi.
Uçak, gece boyunca uçtu. Sabah olduğunda, Japonya'nın kıyıları göründü. Tokyo'nun ışıkları, uzaktan bir mücevher gibi parlıyordu.
Ama ben, şehre değil, ufka bakıyordum. Ufukta, incecik bir gökkuşağı vardı. Sabahın ilk ışıklarıyla oluşmuş, soluk ama net.
"Bak," dedim Elif'e. "Gökkuşağı."
"Altına mı gidiyoruz?"
"Evet," dedim. "Altına gidiyoruz. Ve orada, her şeyin cevabını bulacağız."
Uçak, Tokyo'nun küçük bir havaalanına indi. Bizi kimse karşılamadı. Kimse bilmiyordu geldiğimizi. Ama ben, bir şey hissediyordum. Bir ağırlık. Bir gölge. Sanki biri bizi izliyordu.
Deniz'in verdiği flash belleği çıkardım. Telefonuma taktım. İlk dosyayı açtım.
Ekranda bir isim belirdi: "Gökkuşağı Projesi — Yönetici: Prof. Dr. Kenji Tanaka."
Ve altında, küçük bir fotoğraf. Yaşlı, gözlüklü bir adam. Ama tanıdık. Çok tanıdık.
Çünkü o adam, Japonya'dayken beni fabrikada gezdiren arkadaşımın babasıydı.
O an, her şey yerine oturdu. Ben, farkında olmadan, düşmanın evine misafir olmuştum. Ve o adam, babamın ölümünden sorumluydu.
Yumruklarımı sıktım. "Buldum seni," dedim fısıltıyla. "Ve şimdi, hesap vakti."
Elif elimi tuttu. "Abla," dedi. "Korkmuyor musun?"
"Hayır," dedim. "Artık korkmuyorum. Çünkü ben, gökkuşağının altındaki gizemim. Ve o gizem, bugün çözülecek."
Güneş, Tokyo'nun üzerinde yükselirken, biz de o şehre doğru yürüdük. Bir son, bir başlangıçtı. Ve ben, o başlangıcı yazmaya hazırdım.
6. Bölüm Sonu
Not: 7. Bölümde: "Yüz Yüze" — Kiyora, Prof. Dr. Kenji Tanaka'nın kapısına dayanır. Ancak karşılaştığı gerçek, babasının mektubundan bile daha karanlıktır. Gökkuşağı'nın gerçek kimliği ortaya çıkar...
Yorumlar 0
Kovan sohbete açık — 30 saniyede üye ol, adınla yaz.
Henüz yorum yok
İlk petek gözünü sen doldur! 🐝