13 Mart 2021, Cumartesi
O kabus dolu gecenin sabahında uyandığımda, pencereden sızan güneş ışığı her zamankinden farklıydı. Sanki dünya nefesini tutmuş, bir şey olmasını bekliyordu. O sabah bunu bilmiyordum elbette. Sadece, beş yıldır görmediğim aileme kavuşmanın heyecanıyla yatağımdan fırlamıştım.
Yolculuğum üç gün sürmüştü. Japonya'daki iş seyahatimden dönerken, uçak biletlerinin iptal olması üzerine otobüslerle, minibüslerle yol almıştım. Elimde iki büyük valiz, içlerinde anneme aldığım ipek eşarplar, babama getirdiğim özel çay takımı ve küçük kardeşim için Japon oyuncakları vardı.
Mahallemize girdiğimde her şey ne kadar sıradandı. Çocuklar sokakta top oynuyor, yaşlılar kahvede tavla atıyor, esnaf dükkânının önünde çayını yudumluyordu. Baharın ilk günleriydi, ağaçlar çiçek açmaya başlamıştı. Kuş sesleri, uzaktan gelen bir traktör uğultusu, komşu teyzenin balkonda halı silkelemesi... Her şey normaldi.
Ama ben, o sabah hissettiğim o tuhaf ağırlığı asla unutmayacağım. Göğsümün tam ortasında, bir elin sıktığı gibi bir baskı. İçgüdü müydü, yoksa sadece uzun yolculuğun yorgunluğu muydu bilmiyorum.
Babamgil bahçede çalışıyordu. Tarlanın kenarında, eğilmiş fasulye topluyorlardı. Uzaktan gördüğümde babamın incecik, çalışkan elleri, toprakla buluşmuş parmakları... Annem ise onun yanında, eteğinin ucuna topladığı fasulyeleri sepete dolduruyordu. Sırtlarını dönmüşlerdi bana, kendi hallerinde, sessizce.
"Anne! Baba!" diye bağırdım, valizleri bırakıp koşmaya başladım.
Annem önce irkildi, sonra başını kaldırdı. Yüzünde önce bir şaşkınlık, ardından kocaman bir gülümseme belirdi. "Kiyora!" diye haykırdı, elindeki fasulyeleri sepete fırlatıp bana doğru koşmaya başladı.
Babam ise daha yavaş hareket etti. Doğruldu, elini beline koydu ve bana baktı. Ama o bakış... Yüzünde ne bir gülümseme vardı ne de bir sevinç. Sadece boşluk.
Annem sımsıkı sarıldı bana. Saçlarımı okşadı, kokladı, "Büyümüşsün, ne kadar da büyümüşsün" dedi gözleri dolarak. O an, beş yılın özlemini tek bir kucakta erittim.
Babamın yanına gittim. "Baba," dedim, "Size ne getirdim biliyor musunuz? Gerçek bir Japon çay takımı! O özel törenlerde kullanılanlardan."
Babam başını salladı. Dudakları hafifçe aralandı ama bir şey söylemedi. Elini uzattı, omzuma dokundu. Dokunuşu soğuktu. Çok soğuk.
"Baba, iyi misin?" diye sordum. "Biraz solgun görünüyorsun."
"Yorgunum," dedi kısaca. "Hadi, eve girin. Sıcak çay yapayım."
Arkamı dönüp eve doğru yürümeye başladı. Adımları ağırdı, omuzları düşüktü. Annemle göz göze geldim, o da başını hafifçe salladı. "Hastaydı geçen hafta," dedi fısıltıyla. "Ama toparladı. Şimdi sadece yorgun."
Babamın mesleği çiftçilikti. Tüm hayatı toprakla geçmişti. Ellerinde nasırlar, yüzünde kırışıklıklar, gözlerinde yorgunluk... Ama o gün, onu her zamankinden daha bitkin gördüm. Beti benzi atmıştı. Sanki bir haftada on yıl yaşlanmış gibiydi.
Annem ise öğretmendi. İlkokulda çalışırdı. Her zaman enerjik, hep gülümseyen annem. O sabah bile, içindeki endişeyi saklamaya çalışsa da, gözlerinin altındaki mor halkalar yeni değildi.
Eve girdik. Ev, yıllardır değişmemişti. Aynı perdeler, aynı masa örtüsü, aynı kitaplık. Çocukluğumun kokusu hâlâ duvarlarda yaşıyordu. Odama girdim, valizimi yatağın üzerine bıraktım. Hediye paketlerini çıkardım, süsledim. Annem ve babam için, küçük kardeşim Emir için... Ama Emir yoktu. O, üniversite sınavına hazırlanmak için şehirdeki bir dershanede kalıyordu.
"Emir ne zaman gelecek?" diye sordum.
"Birkaç güne," dedi annem. "Sınavı var, çalışıyor."
Hediyeleri masanın üzerine dizdim. Annem mutfağa girdi, çay demlemeye başladı. Babam ise bahçeye döndü. "Fasulyeleri bitireyim," dedi sadece.
O sırada televizyonu açtım. Üzerimdeki süslü kıyafetleri çıkarmadan, bavulumu boşaltmadan, kanalları karıştırmaya başladım. Yabancı filmler, moda programları, çizgi filmler... Haber kanalına denk geldiğimde, spikerin ciddi yüzünü gördüm.
Altyazıda büyük harflerle yazıyordu: "ACİL UYARI"
"Bugün akşam saatlerinde," dedi spiker, "çeşitli illerimizden gelen ihbarlar üzerine yapılan incelemelerde, birkaç vatandaşın yediği yemeklerden zehirlendiği tespit edilmiştir. İlk başta, tüketilen gıdalara kasıtlı olarak zehir karıştırıldığı tahmin edilmiş, ancak yapılan detaylı araştırmalar sonucunda, zehirlenmeye sebep olan etkenin tüketilen bitkilerin bünyesinde doğal olarak bulunan ağır bir toksin olduğu anlaşılmıştır."
Sesim çıkmıyordu. Elimdeki kumanda titremeye başladı.
"Uzmanlar," diye devam etti spiker, "önümüzdeki süreçte tüm sebze ve meyve tüketiminin durdurulmasını tavsiye etmektedir. Özellikle yeşil yapraklı sebzeler, domates, salatalık, fasulye ve benzeri ürünlerin uzman denetimine kadar tüketilmemesi gerekmektedir. Bugüne kadar 12 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 30'dan fazla kişi ise hastanelerde tedavi altına alınmıştır."
Fasulye.
Babamın bahçede topladığı fasulye.
Annemin eteğine doldurduğu fasulye.
Masanın üzerindeki o taze, yeşil, doğal fasulye.
Fırladığım gibi mutfağa koştum. Annem, tencerenin başında fasulyeleri ayıklıyordu. O incecik elleriyle, her bir fasulyeyi tek tek alıp, kılçıklarını ayıklayıp, su dolu kabın içine bırakıyordu.
"Anne, dur!" diye bağırdım. "Fasulyeleri yemeyin! Sakın yemeyin!"
Annem irkildi, elindeki fasulye yere düştü. "Ne oldu kızım? Niye bağırıyorsun?"
"Haberlerde," dedim nefes nefese. "Fasulyeler zehirliymiş. Herkes ölüyormuş. Yemeyin, sakın yemeyin."
Annem bana baktı, sonra elindeki fasulyeye, sonra tekrar bana. Yüzü bembeyaz oldu. "Ama biz... Babam bir haftadır bunlardan yiyor. Tarlada çalışırken çiğ çiğ yiyordu..."
Sanki dünya durdu. Annemin sözleri havada asılı kaldı. Benim ciğerlerimdeki hava boşaldı, göğsümdeki o garip ağırlık bir anda koca bir kaya gibi çöktü.
Babam.
Bahçeden geldi, kapıdan içeri girdi. Yüzünde ne bir ifade ne bir renk vardı. Elleri toprak içindeydi. O elleriyle kapı kolunu tuttu, ama tutunamadı.
Düştü.
Öyle yığıldı kaldı. Sessizce, tek bir ses çıkarmadan, bir çuval gibi yere yığıldı.
Annem çığlık attı. Ben donakaldım. Saniyeler içinde hayatımız parçalanmıştı.
Babamı kaldırmak için koştum, ama elleri buz gibiydi. Gözleri açıktı, ama bakmıyordu. Ağzından hafifçe bir köpük süzülüyordu. O güne kadar sadece filmlerde gördüğüm bir manzaraydı bu.
"Ambulans çağır!" diye bağırdım anneme. "Hemen ambulans çağır!"
Annem titreyen elleriyle telefona sarıldı. Ama hat meşguldü. Tekrar denedi, yine meşgul. Defalarca denedi, defalarca meşgul.
"Meşgul," dedi fısıltıyla. "Sürekli meşgul."
Komşuları çağırdım. Mahalle koşuştu. Babamı halının üzerine yatırdık. Komşu amca "Nabzını kontrol et" dedi, ama ben parmaklarımı babamın bileğine koyduğumda hiçbir şey hissetmedim. Ya çok zayıftı, ya da yoktu.
Ambulans iki saat sonra geldi. Ama çok geçti.
O akşam, hiçbir şey yemeden yattık. Annem odasına kapandı, hiç ses çıkarmadı. Ben ise koridordaki koltuğa oturup, babamın düştüğü yere baktım. Orada hâlâ bir fasulye tanesi duruyordu. Yerde, bastığımızda ezilen, un ufak olan o küçük yeşil tanecik.
O gece anladım. Hayatımızın geri kalanı, o fasulye tanesi kadar küçük ve o kadar kırılgan olacaktı.
Dışarıda, mahallenin öteki ucundan bir çığlık daha yükseldi. Sonra bir başkası, sonra bir başkası.
İlk kırmızı, o gece düşmüştü.
Gerisi, bir sel gibi gelecekti.
1. Bölüm Sonu
Not: Bu bölüm, "Gökkuşağının Altındaki Gizem" serisinin ilk bölümüdür. Haftaya aynı gün, 2. Bölüm ile devam edeceğiz: "Zehirli Bahçe"
Yorumlar 0
Henüz yorum yok
İlk petek gözünü sen doldur! 🐝